Küçük Sırlar RP

Sırlar belkide göründüğü kadar küçük değildir.
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Elen ~

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Elen Korutürk
Özel Ant Lisesi 11. Sınıf
Özel Ant Lisesi 11. Sınıf
avatar

Cinsiyet : Kadın Mesaj Sayısı : 8
Points : 12
Doğum tarihi : 13/03/93
Kayıt tarihi : 09/08/10
Yaş : 25

MesajKonu: Elen ~   Ptsi Ağus. 09, 2010 4:01 pm

* Ad-Soyad: Elen Korutürk
* Kişisel Özellikler: Eğlenceli, herkes tarafından sevilen biridir. Partiler her zaman ondan sorulur. Sevimlidir, böylece insanları kolayca kandırabilir. Herkese farklı davranır, sınıf ayrımını yadırgamaz. Çünkü o da üst sınıf bir aileden gelir.
* Aile Geçmişi: Ailesi o kendini bildi bileli zengin ve prestijli bir ailedir. Anne ve babası muhtemelen bir mantık evliliği yapmışlarsa da, birbirlerini sevdiklerini her zaman söylerler. Elen bunu umursamaz, onun için önemli olan tek şey ona maddi ve manevi açıdan destek olmalarıdır.
# Ünlü: UniqueAngelTouch [Özel Model]
# Rütbe: 12./11. Sınıf
# Rol Oyunu: Hiçbir kitap ya da film baz alınmadan yazılmış, bir vampir rp'si denememden alıntıdır.


Yürüyorum. Sokak insanlarla dolu ve bu anın büyüsünü fazlasıyla bozuyor. Her şeyi dramatikleştirmeyi severim, ama bu gürültüde ve aydınlıkta ağlamak fazlasıyla abes olurdu. Birincisi, neden ağlamak istediğimi bilmiyorum. İkincisi, neyin eksik olduğunu, neyi özlediğimi bilmiyorum. Bu boşluğu eskiden olsa aşksızlığa yorardım, ama sanırım daha önemli bir şeyler eksik. Bulamıyorum, bulabilen olur mu, onu da bilmiyorum.

Üzerinde sıradan giysiler, ama gözlerinde küçümseyen bir bakışla, esmer bir kız geçiyor yanımdan. Ben ona benim için çok değersiz olduğunu söylermiş gibi bakıyorum, oysa bir daha görüşmeyeceğimizi bildiğinden, gözlerini rahatça üzerime dikiyor. Tuhaf ama hemcinslerimi hiç sevmem.

Üzerinden saatler geçiyor. Kayıbım, gecenin bu saatinde, muhtemelen bela arıyorum ve bu karanlık sokakta tek başınayım. Nerde olduğunu bile bilmediğim bir sokakta. Eğer ölürsem, Tanrı günahlarımı affetsin ama bu delilikten başka bir şey olamaz. Ne aradığımı bilmiyorum. Ne bulacağımı da.

Bir dosta ihtiyacım varsa eğer, etrafta fazlaca insan var, birilerini seçebilirim. Ama hiçbirini beğenemem ki ben... Hayatlarının merkezi ben olmadığım sürece beni tatmin etmez. Her zaman bir eksikleri vardır. Ben de seve seve yüzlerine çarparım. Yalnızım, uzaktan hiç öyle gözükmesem de sadece yalnızım.

Bir karaltı görüyorum sokakta, kalbim hızla çarpmaya başlıyor. Aynı karaltıyı bir kez daha görüyorum ve her an kalp krizi geçirebilirim. Gerçekten ne yaptığımın o an farkına varıyorum. Burada. Ben. Gerçekten. Ölebilirim. Açıklamak istediğim, diğerlerinin bilmesini, onlara aktarmayı istediğim onca şey var ve ben burada boş yere ölüyorum. Henüz bir çocuğum olmadan, gerçekten sevilmeden, hayatımın en hoş anlarını yaşamadan ölüyorum. Bunu bilse, şey beni kesinlikle affetmezdi... Şey... Tanrı aşkına, kimin umurundayım ki? Öldüğüme muhtemelen yalnızca ben üzülürdüm.

O halde ölebilir miyim? Evet, sorun yok. Belki de okuyacağım çok güzel bir kitap vardı. Duyacağım harika bir melodi. Biriyle tanışırdım belki, beni gerçek olgunluk, memnuniyet ve neşeye ulaştıracak kişiyle. En yakın dostumla tanışmadım henüz ben, izlemem gereken filmleri de izlemedim.

Karaltı tekrar geçiyor. Sokağın bir ucundan diğerine. Dikkatli bakınca, ortalığın kedi kaynadığını fark ediyorum. Karaltı falan yok. Kediler var. Herhangi biri üstüme atlasa, sanırım cidden kalp krizinden ölürdüm. Neyse ki hala hayattayım. Ve sanırım ölsem Nick üzülürdü. Onu nasıl atladığıma şaşırıyorum. Belki sebebi çok yakın olmamamızdır.

Ya da gerçekten üzülecek birilerini bulana dek ölmemeliyim. Al işte. Amacım, ölüp birilerini üzmek mi şimdi? Tabii ki de hayır. Muhtemelen, ölsem, bunun kimseye söylenmemesini isterdim. Numarasını değiştirdi, evet okulunu da. Yok yani. Ulaşamazsanız üzülmeyin. En fazla öldüğünü sizden saklıyoruzdur.

Eve dönmeye karar veriyorum ama yapacak bir şeyim yok. Kimse evde yokken eşyalarımı alıp çıkmalıyım. Kendime yeni bir hayat kurabilirim.

Ya da şu an eve girebilirim. Saat çok da geç sayılmaz. Sonuçta unuturlar. Şimdi kızsalar bile. Bir şey yapmasam da kızarlar nasılsa. İşte, benim hikayem de bu. Her zaman için cesur görünen şu zavallı kız, sonunda muhtaç olduğu insanlara geri dönmek için onurunu ayaklar altına aldı. Alır da, sorun yok bu açıdan.

Düşünmek yararlı değil, en iyisi fazla düşünmemek. Ve sanırım ne yapmam gerektiğini biliyorum.

Koşmaya başlıyorum. Onun nerede olduğunu hissedebiliyorum. O yöne doğru ilerliyorum. Evine vardığımda aniden ne kadar güçlü olduğumu fark ediyorum. Odasının camına tırmanabilecek kadar. İçeri baktığımda uyanık olduğunu görüyorum. Elindeki kitaptan başını kaldırıp bana bakıyor.

“Gel.”

Hiç sorgusuz itaat ediyorum, buraya gelme sebebim de buydu zaten. Yatağına, yanına kıvrılıyorum. Bundan rahatsız olmuş gibi görünmüyor. Ama her an yanlış bir hareketimi bekliyormuş gibi geliyor. Hayır, o kadar da edepsiz bir kız değilim. Gecenin bir yarısı, erkek arkadaşım bile olmayan birinin odasına girip onunla bir şeyler yapacak kadar. Yani, onun yatağında şey yapacak kadar...

Her neyse. Kitabını kapatıp tekrar bana dönüyor. Kitabı yanındaki konsolun üzerine koyarken gözleri bıkkın sanki. Bu saatte burada ne yaptığım konusunda endişeli değil. Fazla bencil bir kız sayılmam aslında, ama gözlerinde olmasını beklediğim ifade bu değildi.

Ona sırtımı dönüp örtüye daha sıkı sarınıyorum ve uyumaya çalışıyorum. Arkamı dönmeme gerek yok, ne hissettiğini biliyorum: şaşkınlık. Birkaç saniye sonra duruma alışıyor, bana yaklaşıyor ve kollarının beni sardığını hissediyorum. Kolumu sıvazlıyor. Bunu alışkanlıktan yaptığını biliyorum. Sanki beni ısıtmak ister gibi, birazcık koruma içgüdüsüyle. Ama ben üşümem. Biz üşümeyiz. Ben üşürüm. Yani... Normal zamanlarda. Vücudumda sadece kendi ürettiğim kan dolaşırken. Düşünmemeye çalışıyorum. Denedikçe daha da düşündüğümü fark ediyorum. Kovalamaya çalıştığım düşünceler tekrar ve tekrar beynime hücum ediyor.

Annemi düşünüyorum. O sevimli, hayat dolu kadını. Ve bana olan öfkesini. Ona layık bir kız olmadım. Olamam da, ben bir vampirle beraberim. Aslında, belki yakında ben de bir vampir olurum. Aynen onun olduğu gibi. Onun hakkında düşündüğümü fark ediyor, başını dikleştirip yüzüme bakmaya çalışıyor. Gözlerimi açmadan hafifçe sırıtıyorum. Belki de birbirimizi hissettiğimizi unutmamalıyım. En azından yakınındayken. Çünkü anladığım kadarıyla şu an aklında ondan tahrik olduğum düşüncesi var. Ondan tahrik olduğum için onu düşündüğümü sanıyor. Bunu anlamak için ona yakın olmam gerekmez, onunla kanımı paylaşmış olmam ya da damarlarımda vampir kanı olması da gerekmez. Bir kızsanız ve yanınızdaki de erkekse, bunu anlarsınız. Yaşınızın bile önemi yok. Nasılsa, erkekler her yaşta aynılar.

Aslında şu, birbirimizi hissetme olayı... Tam olarak şöyle, bir vampir bağlı olduğu kişiyi kanı sayesinde hisseder. Yerini, duygularını... Ve hatta bazen düşündükleri konuyu. Bir vampir olmasa bile, bağlı olduğu kişi de onu hisseder. Yanlış ilişkiler olmaması için. Bazen Tanrı’nın vampirleri insanlardan daha fazla kutsadığını düşünüyorum.

Bizim durumumuzda iki vampir değil de, bir vampir ve bir insan bağlanmış oluyor.

Ayrıca kanınızı bu şekilde bağınız olan biriyle paylaşırsanız, hem o vampir, hem de siz güçlenirsiniz. Paylaşmak, yani kan alışverişi. Ona kanınızı vermeniz ve karşılığında ondan da almanız.

Vampir kanı insanlar için iyidir, bağlı oldukları vampirin kanıysa iyiden de ötedir. Vampirler içinse bağlı oldukları insanın kanı iyidir. Sıradan bir insandan beslenmek yemek yemek gibidir, bir süre sonra etkisini yitirir. Zaten vampirler sıradan insanlarla kan paylaşmazlar. Çünkü bu insanları güçlendirirken, vampiri güçsüz kılar. Vampirler sıradan insanlardan yalnızca beslenirler.

Başka şeyler düşünmeye çalışsam da aklıma tekrar annem geliyor. Biz, her ne olursak olalım ailelerimize bağlıyız. Güçlendiğimizde uzaklaşıp vampir ağlarından birine katılırız belki. Gerçi güçlenmemiz, erken vampire dönüştüğümüz için biraz zor. Yani, onun beni şu sıralar vampire dönüştürdüğünü varsayıyorum. Beni inciteceğini düşündüğünden, henüz o kadar ileri gitmedi. Yani, kanımı içmek konusunda. Belki de tam olarak nasıl yapıldığını unutmuştur. O zaman beni dönüştürmesi için başka bir vampir bulmamız gerek. Ya da belki acil bir durumu bekliyordur. Gerçi eğer nasıl yapıldığını bilmiyorsa acil durumu beklemek aptallık. İşte, efsanevi vampirlerden bir eksiğimiz daha. Vampirleri zekileştiren vampir olmaları değil, yaşları falan muhtemelen. Çünkü ben pek çok ahmak vampirle de karşılaştığımı hatırlıyorum.

Tam o sırada beni yataktan itiyor ve yere olabildiğince hasarlı bir iniş yapıyorum. Amacının ne olduğunu düşünerek elimle alnıma vurduğumda, neyse ki açılan kapının gürültüsü çıplak tenimin yine kendi derimle çarpışma sesini bastırıyor. Kıpırdamadan, elim alnımda annesinin içeri doğru yürüyüp beni fark etmesini bekliyorum. Ama bir şeyler söyleyerek annesini oyalıyor, annesi kapıda bekleyip biraz düşünüyor ve olumlu bir şeyler mırıldanıyor. Ne dediklerine dikkat edemiyorum, çünkü o an, orda, kendi sorunlarımla meşgulüm. Kendimi çok garip hissediyorum. Sanırım şu yarım vampirlerden biri olacağım diye düşünüyorum. Hani, şu gerçek bir vampire asla dönüşmeyen, hatalı, insan-vampirler. Sebebinin de vampir kanıyla fazla haşır neşir olmam olabileceğini düşünüyorum. Neden olmasın ki? Biraz daha kendi kanımdan uzaklaşsaydım, belki de gerçek bir vampire dönüşmeye başlardım. Ama nedense Nick hep son anda duruyor. Belki de kendini kaptırıp beni öldüreceğini ya da daha önce hiç yapmadığımız bir şeyi yapmayı deneyeceğini düşünüyordur. Çünkü biz gerçek sevgililer değiliz. Öyle bir şey yapmayız. Biz kanımızın buluşturduğu, ama nedense buna rağmen uyuşamayan iki insandan-türemişiz. Vampirlerde bu tip sözler çok fazla var. İnsandan-türemiş, yani insanlar ve hayata insan olarak başlayıp daha sonra başka bir yaratığa dönüşenleri kapsayan terim.

Son zamanlarda sürekli kendi kendime konuştuğumu, aynı şeyleri tekrarladığımı ve bu tuhaf belirsizlik yüzünden yalnızca tahminlerimden bahsedip durduğumu düşünüyorum. Beynimi fazla kurcalıyorum sanırım ve bunu kaldıramam.

Yeniden ayağa kalktığımda, bu fazla sürmüyor ve kendimi yerde buluyorum. Nick şaşkınlıkla bana bakıyor. O işe yaramazın teki. Evet, sevimli bir çocuk ama tam bir işe yaramaz. Benim bu durumda olmama sebep olması yetmezmiş gibi şimdi de kocaman gözlerle beni izliyor. Evet, Nick. Bana bak. Şaheserine bak. Yardım etme. Belki bir gün ölürsem yardım etmek aklına gelir. Geç olsun da güç olmasın. Değil mi?

Dişlerinin uzayıp sivrileştiğini görüyorum. Onun yanında olduğum için memnunun aslında. Bana bir şey olursa, o bunu görür ve hatta beni kurtarabilir bile. Ütünün fişini çektim mi acaba? Ütünün... Üzerime geliyor. Ona ütü kelimesinin anlamını soruyorum. Aptallaştım. Ve sonra bir uçurumdan düşüp boşlukta yuvarlanmaya başlıyorum. Bir an acıyla kendime gelir gibi oluyorum ama sonrası yine boşluk.



Kendime geldiğimde her yerin nasıl böyle net ve parlak göründüğüne şaşırıyorum. Sonra duruyorum. Fazla klişe bir sahneymiş gibi geliyor. Ellerime bakıyorum, korkunç görünüyor. Aslına bakarsanız, baktıkça alışıyorum. Ya da ben bakarken ellerim normale dönüyor. Hah, kısaca aklımı kaybediyorum. Aslında iç düşüncelerimin dışında gayet mantıklı ve aklı başında bir insanımdır. Biri düşüncelerimi okuyabilseydi muhtemelen bunun Veronica olduğuna inanmazdı. Bu arada ben Veronica, tanıştığıma memnun oldum.

“Seni dönüştürdüm. Şey, yani... Sen biraz... Saçmalıyordun ve sana tuhaf şeyler oluyordu. Umarım doğru şeyi yapmışımdır.”

Sesindeki sıkıntıdan, sinirleneceğimi düşündüğünü anlıyorum.

“Doğru şey, çoğunlukla göreceli olabiliyor.” diyorum isteksizce. Onu övmeye ve en doğru olanı yaptığını söylemeye niyetim yok. Neler olduğunu hatırlamıyorum, o da bana anlatmıyor. Sanki her gün yeniden dönüştürülüyormuşum ve bu önemsiz bir şeymiş gibi geçiştiriyoruz. Ama o günlerdir bunu beklediğimi biliyor.

Artık vampir olduğumuza ve tek ihtiyacımızın kan taşıyan canlılar olduğunu bildiğimize göre, daha fazla buralarda dolanmamıza gerek olmadığını söylüyorum. Beni onaylıyor.

Aslında bana kalsa hemen ortadan kaybolurdum ki öyle yaptım sayılır aslında. Ama Nick ailesine veda etmeyi seçti. Onlara Kıçımistan gibi uyduruk bir yerde çalışmaya başlayacağını, üniversiteyi okuyamayacak kadar sorumluluklarından kaçan biri olduğunu falan söyledi. Onun anne ve babası mükemmellerdir. Yani, sıradan ve tekdüze bir mükemmellik anlayışından bahsetmiyorum. Anne ve babası da onun gibi anlayışlıdırlar. Benimkilerden biraz farklı yani. Hatta tamamen farklı.

Bir gün önce korkuyla baktığım sokağa dönüyorum. Yeniden buradan geçiyor olmamız bir tesadüf olamaz herhalde. Bana bir şeyler anlatmak istiyor gibi. Evet, çoğu düşünce akımına inanıyorum. Eh tabiii, nesnelerin de bir hikayesi olduğu ve onların da duyguları olduğuna da inanıyorum. Aslında muhtemelen tam olarak neyi kapsadığını anlamamışımdır. Ama bu benim önceden de farkında olmadan inandığım bir şeydi. Yani o düşünce akımına değil de kendi düşüncelerime inanıyorum demek daha mantıklı olur sanırım.

Sokakta hala kediler var, hala aynı sokak. Ama şimdi daha aydınlık ve huzurlu geliyor. Huzurlu... Vampir olmanın bu demek olacağı hiç aklıma gelmezdi. Ama uyandığımdan beri (Uyanmak: bir vampire dönüştüğünde bilincinin yerine geldiği ilk an) kendimi dingin ve huzurlu hissediyorum. Bir vampirle kan paylaşmak gibi değil bu. Kendimi o kadar da enerjik hissetmiyorum. Daha çok, eskisinden daha güçlü olduğunu ve daha zor yorulacağını bildiğin halde gereksiz hareketten ve saçmalamaktan kaçınmak gibi. Tuhaf işte. Asla kendini anlatabilen bir insan olmamışımdır.

Nick’e bakıyorum. Dalgın gibi. Ona bir sorun olup olmadığını sormak istiyorum. Ama kendimi tutuyorum. A) Gereksiz yere konuşmak istemediğimden ki bu az önce bahsettiğim huzur meselesiyle değil, tamamen gergin sessizliği bozan kişi olmayı sevmememle ilgili. B) Bunu sormamın onu daha çok üzeceğinden korkuyorum. Emin değilim ama öyle hissettiriyor. C) Tam o sırada karşımıza çıkan tuhaf görünüşlü adama dönmek gibi bir şeyle meşgulüm.

Adam tamamen bordo, kadife giysiler ve mücevherlerle donatılmış; parmakları, bilekleri, boynu, sanki az önce bir kuyumcu dükkanını soymuş gibi. Ve bir soytarıyla aralarındaki benzerlik de sokakta görseniz dönüp tekrar bakacağınız ve kahkahanızı bastıramayacağınız kadar.

İşin buraya kadar olan kısmını atlattığımızı ama bundan sonra ne yapacağımızı bilmediğimizi fark ettiğimiz o, olayı daha da gergin kılacak sahnenin bu adam sayesinde üstünü çiziyorum.

Nick’e ikinci kez baktığımda az önceki hüzünlü halinin yerinde yeller estiğini fark ediyorum. Adama doğru emin adımlarla yürüyor. O gerçekten de cesur bir çocuk. Birbirimizi eş olarak görmesek de ona bağlı olduğum için mutluyum. Daha iyi birini bulamazdım herhalde.

Gerçi bağlandığı halde anlaşıp ayrı yaşayan, zamanla da birbirlerinin varlıklarını bastırıp kendilerini bağlarından soyutlayan vampirler de var. Özgür yaşamayı sevdikleri için falan. Ama çoğunlukla beceremeyip birbirlerine aşık olurlar ki o sahneyi görmek istemezsiniz. Vıcık vıcık romantizm. Nick’le beni onlardan ayıran yegane şey de bu sanırım.

Adamın birdenbire bilmediğim bir dilde hızlı hızlı konuştuğunu ve Nick’in de dehşetle kafasını salladığını görüyorum. “Nao” gibi hayır anlamına geldiğini tahmin ettiğim bir kelimeyi paranoyakça tekrar edip duruyor. Nick’e yardım etmek istiyorum, ama ne yapacağımı bilmez şekilde dikiliyorum sadece. Tamamen gereksizim. Kahretsin.

Ve adam ilk ve son kez bana bakıyor, gözlerinde bir fare leşi olduğumu görüyorum. Bana sorarsanız insanları aşağılamadan önce aynaya bakmalı. Adam görünmeyecek kadar ilerledikten sonra Nick birkaç adım yaklaşıyor ve bana sarılıyor. Boyum bu kadar kısa olduğu için deli gibi küfretmek istiyorum ama Nick’in dokunuşları öyle nazik ki böyle kötü bir şey düşündüğüm için kendimden nefret ediyorum. Saçlarımı okşuyor, burnunu tepemdeki o darmadağın karmaşanın içine gömüp kokumu içine çekiyor. Bu sahne öyle muhteşem ki kendimi korunmaya muhtaç küçük bir kız çocuğu gibi hissetmemi sağlıyor. Başımı göğsüne yaslıyorum, kollarımı etrafında doluyorum ve onu kendime bastırıyorum. Alnıma indiğini hissediyorum küçük bir su damlasının.

“Nick?” Cevap vermiyor. “Nick?”

Başımı kaldırıp ona bakıyorum. Gerçekten de ağlıyor. Sebebini bilmiyorum, muhtemelen bağlanmamızdan ama benim de ağlayasım geliyor. Günlerdir içimde olan bu his gittikçe güçleniyor. O da mı günlerdir böyle yoksa? Onu üzgün görmekten hiç hoşlanmıyorum. Ama hiçbir şey yapamıyorum, kıpırdamadan ona bakıyorum sadece. Onun daha önce bu kadar çaresiz ve bu kadar hoş göründüğünü hiç hatırlamıyorum. Bir şeyler yapmak, ağlamasını durdurmak için yanıp tutuşuyorum. Dudağımı ısırıyorum. Bana şefkatle bakıp saçlarımı okşuyor.

“Bana karşı bir şey hissetmiyorsun değil mi?”

Hiç tahmin etmediğim bir soru olduğunu düşünüyorum. Bunu neden soruyor ki? Onu sevdiğimi mi düşünüyor? Tanrım, yoksa öyle bir izlenim mi bıraktım? Yanında aşık, zavallı, aciz bir kız taşımak istemiyor mu yoksa? Birden paranoyaklaştığımı düşünüyorum. Gerçeği söyle, yeter.

“Hayır, tabii ki. Biz, farklıyız Nick. Hala hatırlıyorum, konuştuklarımızı. Birbirimizden kopmaya çalışıp güç kaybetmeyeceğiz, ama aramızdaki bu değil.” Gözlerinden geçen anlık bir hüzün yakaladığımı sanıyorum.

“Bu iyi. Aslına bakarsan, kopmamız gerekecek.”

Aslına bakarsan, kopmamız gerekecek.

Aslına bakarsan, kopmamız gerekecek.

Aslına bakarsan, kopmamız gerekecek.

Kelimeleri zihnimin duvarlarına çarpıp yankılanıyor. O an fark ediyorum, biraz geç olsa da. Nick, benim yaşamak için tek sebebim. Bir şeyler söylemek için ağzımı açıyorum. Ben... Şey... Iıı... Ne diyebileceğimi bilmiyorum. Başımı yeniden göğsüne bastırmak ve sonra da sonsuza dek bu şekilde ağlamak istiyorum. Gözyaşlarım gözlerimden sanki onlar da artık benimle olmaya dayanamıyormuş gibi kaçıyor. Dağılıyorlar farklı yönlere. Burnuma, çeneme. Çenemin ucuna geldiklerinde itici bir gıdıklanma hissi duyuyorum. Tam kendimi ona yaslayacakken Nick’in sesini duyuyorum.

“Hayır. Tam da şu andan bahsediyordum.”

Biz henüz sarılmamızı bitirmemişken etrafımızı kimisini daha önce gördüğüm vampirlerin sardığını görüyorum. Bir tanesi parmaklarını boynuma dolayıp beni geriye çekiyor, sanki veda vaktinin dolduğunu belirtmek ister gibi. Bu kaba hareketinden dolayı onu kınadığımı söylemek istiyorum ama sadece kafamı sallayıp kendimi o adamın elinden kurtarmakla yetiniyorum. Ardından da, Nick’in, adamın burnuna yumruğu geçirişini hayretle izliyorum. Birkaç kemiği kırılmış olmalı, diye düşünüyorum. Nick’le en son kan paylaşmamızın üzerinden ne kadar zaman geçtiğini hesaplamaya çalışırken başkalarının üzerimize atlayıp Nick’i kollarından çekiştiriyor ve götürüyorlar. Öne doğru bir hamle yapıyorum ve arkada kalanlardan biri beni engelliyor.

“Nao” diyor, az önce Nick’in söylediği gibi. Ama hayır, benzeyen sadece harfleri. Sesinde Nick’inki gibi çaresizlik ve hüzün yok. Sadece ona yapması söyleneni yapıyor. Bir şeyler daha mırıldanıyor ve anlamadığımı fark edip sözünü yarıda keserek beni bakışlarımdaki katıksız ahmaklıkla baş başa bırakıyor.

Onlara direndiğini biliyorum. Ayakları yeri deliyor sanki. Ama bırakmıyorlar, canını daha da çok yakıyorlar. Orada, yüzümde hissiz bir ifadeyle yere yığılıyorum. Hafifçe yerdeki taşları avuçluyorum. Taşların arasında kendiliğinden bitmiş bitkileri. Arkasından bakıyorum, sokakta hiç ses ve hareket kalmayana dek.

Ve Nick, gidiyor.

* Nao, Portekiz dilinde 'Hayır' anlamına gelir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Ayşegül Ateşoğlu
Admin | Özel Ant Lisesi 11. Sınıf
Admin | Özel Ant Lisesi 11. Sınıf
avatar

Cinsiyet : Kadın Mesaj Sayısı : 136
Points : 161
Doğum tarihi : 11/12/93
Kayıt tarihi : 02/08/10
Yaş : 24
Nerden : İstanbul

Kişi sayfası
Rp Puanı:
100/100  (100/100)

MesajKonu: Geri: Elen ~   Salı Ağus. 10, 2010 3:26 pm

Uzunluk: 20-19
Betimleme: 30~27
Renk Uyumu: 10~8
İmla: 10~9
Noktalama: 10~10
Kurgu : 20 ~ 18

+___________________
90*

Konu Kilit

_________________


Benim Bölgelerimden Uzak dur!!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Elen ~
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» [ATV]Gönülçelen

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Küçük Sırlar RP :: Kayıt İşlemleri :: Kayıt :: Rp Puanlatımı-
Buraya geçin: